İstanbul’da kulakları ısıran bir soğuk, rüzgar beraber yağan yağmur herkesin haftasonunu kapalı mekanlarda geçirmesine sebep olurken İspanya’dan gelen Monica Moline İş Sanat’taki konserinde hepimizin yüreklerine Akdeniz kıyılarından bir parça sıcaklık getirdi.
Türkiye’de çok sevilen ve albümleri simit-peynir gibi satılan bu naif, sade güzelliği sesine yansıyan ve son albümünde İstanbul’un siluetini CD kapağına taşıyarak kalbimizi kazanarak “bizden biri” olarak görmeye başladığımız Monica Molina İş Sanat sahnesinde sevenleriyle buluştu. İstanbul’a çeşitli kereler gelen (saymadım kaç kere olduğunu) Monica Molina bir İstanbul aşığı. Benim ise Monica ile ilk buluşmam oldu, kendisini daha önce izleme fırsatı bulamamıştım. Soğuk ve yağmura rağmen ben de konserde yerimi aldım.
Türkiye’de çok albümlerini dinlediğim Monica Molina Lounge – Chill-Out – downtempo arasında değişen soundu ile ruhu engin denizlerden sakin kıyılara yolculuk yapmak isteyenler için ideal. Ama konser başka bir şey demek benim için. Monica ve 6 kişilik ekibi muhteşem çaldılar. Monica tek bir nota kaçırmadı, bir kere bile detone olmadı. Kusursuz bir konser performans sundu. Ama o kadar işte. Monica’yı CD’den dinlemenin konserde dinleme arasında bir fark yok ki. Monica’yı konserde dinlemek Michael Schumacher’in şampiyon olacağı bir Formula 1 yarışı izlemek gibi bir şey. Hatta 0 – 0 bitecek bir futbol maçını izlemek gibi desem yanılmam, size de konserin havasını daha iyi anlatmış olurum.
Monica Molina konserin başında “Merhaba, iyi akşamlar” diye bizleri selamladıktan sonra ağzını bıçak açmadı. Ne söylediği şarkıların ismini ne de hangi albümden olduklarını hatırlattı bize. Konser boyunca hep ondan iyi bir şey bekledim, bir patlama yüksek perdeden bir solo bekledim, ünlü bir sanatçıdan ünlü bir şarkının cover’ını söylesin diye bekledim ama olmadı. Kendimi şöyle düşünmekten alamadım. Nilfür İspanyolca bilse bu konseri patlatır, Monica Molina Nilüfer’in arkasında vokal bile yapamaz.
Monica Molina’ya teşekkür ederiyorum, bize keyifli ve sımsıcak bir akşam yaşattı. Ama Monica İstanbul’a geldiğinde bir daha dinlemek için konsere gitmek ister miyim kendisini, biraz daha düşünmem lazım.


Bir cumartesi akşamı can sıkıntısında zap yaparken Özge Tarakçı’nın sesine kapılıp seyretmeye başladığım Genç Mikrofon Liselerarası Şarkı Yarışması’nı canlı ve yerinde izlemek için Beşiktaş Belediye Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nin yolunu tuttuk. Yarışma başlamasına yarım saat kala salona girdik.
İstanbul yarın yine önemli bir rock grubunu daha bağrına basmaya hazırlanıyor. Fanatik hayranlarının haftalar öncesinde biletlerine saldırdığı efsane Amerikalı Rock Grubu Dream Theater (DT) 4 Temmuz Cumartesi 2009 akşamı Küçükçiftlik Parkı’nda sahne alacak.
Televizyondaki birbirinin içine geçmiş ve her geçen gün zevksizliğin yeni adresi olan yarışma virüsü müziğe sıçradıkça içim titriyor. Özellikle atv’deki çoluk çocuğun müzik adına “yarıştırılması” ise en vicdanımı burkuyor. Nasıl nefret dolu olduğumu anlatamam. Hayattaki en güzel bulduğum iki varlığın, yani müzik ve masum çocukların hatta bebelerin bir araya geldiğinde bu kadar olumsuz bir algı ve olgu yaratmasına anlam vermek mümkün değil. Estetikten ve sanattan bu kadar uzak bir şeye nasıl imza atarlar inanmak mümkün değil.







